Bir Gün Bizde Kendimize Geliriz

Yakın tarihimizin son elli yılında, dünyadaki büyük değişim, dönüşüm ve yıkımlara şahit olduk. Bu kadar büyük olayların bir insan ömrüne sığması, gerçekten hayret verici bir olgu…. Artık bilim ve teknoloji öyle bir noktaya geldi ki, eskiden 40-50 yılda meydana gelen gelişmeler şimdi 5 yıl içinde gerçekleşebiliyor. Bir başka ifadeyle, her beş yılda tümüyle değişiyor ve yeniden kuruluyor. İnsanoğlu bu değişimle birlikte, her an kendini gözden geçirmek ve konumunu yeniden belirlemek zorunda… Hiç şüphesiz, teknolojiye borçlu olduğumuz ve hayatımızı derinden etkileyen en büyük yenilik, kısa zamanda çok iş yapabilme yeteneğimizi keşfetmiş olmamızdır. Gerçekten de çocukluk yıllarımızda insanın bir yılda yaptığı iş, bugünlerde çok kısa bir zaman diliminde geçekleştirilebiliyorsa, bu hızı küçümsemek mümkün değildir.
İçinde yaşadığımız çağ, insana bir “artı zaman” kazandırmaktadır; fakat bunu anlamlı bir şekilde hayatımıza ilave edemediğimiz bir gerçektir. Zaman yönetimi, özeleştiri ve hayatın anlamı üzerinde döne döne düşünmek zorundayız. Zaten hayatın her saniyesinin değerliliği konusunda derin bir yeteneğimiz yoksa kazandığımız “artı zamanı” nerede kullanacağımızı da bilemeyiz. Bu konularda en hassas olması gereken İslâm dünyası, ne sorunlarının tanımını doğru yapabilmekte, ne de “zaman yönetimini” becerebilmektedir. Öbür dünyada zamandan sorguya çekilecek olan bir medeniyetin mensupları, tam anlamıyla zamanı çarçur etmektedir. Medeniyetimizin insan varlığını inşa eden dinimizde ve kültürümüzde, “iç muhasebe” veya “nefis muhasebesi” denilen kavramı, her geçen gün biraz daha derine gömüyoruz. Gerçekçi bir “öz değerlendirme” yapıp, kendisiyle hesaplaşmayı göze alamayan İslâm dünyası, her tarafından dökülüyor ve bir türlü kendini toparlayamıyor. Tarih, kültür ve inanç coğrafyamızdaki yıkımlar bile bizi akıllandırmaya yetmiyor. Sorunlarımızın kaynağında kendi hata ve ihmallerimiz olduğu halde, başkalarının üzerine atarak rahatlamaya çalışıyoruz.
Son 300 yılda bilime ve teknolojiye dünya çapında hangi katkıları yaptığımızı; tarihin inşasında hangi önemli olaylarda etkin biçimde yer aldığımızı söyleyebilecek bir kişi var mıdır? Dünyadaki büyük değişimleri bile en az 20 -30 yıllık bir gecikmeyle algılayabiliyoruz. Yaklaşık yarım asırdan beri, Türkiye yi içe kapatarak insanımızın tüm enerjisini incir çekirdeğini doldurmayan iç meselelerde tükettiğimizin ve bir idrak gecikmesi yaşadığımızın farkına bile varamadık.
Bugün toplumun bir kısmı, eğlence ve sefahat içinde ömrünü tüketmektedir. Kendini eğlence kültürüne vermiş zevkçi (hedonist) bir toplumun yarattığı bataklık, devamlı tatminsiz ve hastalıklı insanlar üretiyor. Bataklığın çapı her gün biraz daha büyüyor ve pis kokular burnumuza kadar geliyor. Artık hiç kimse çocuklarının ve torunlarının bu bataklığa sürüklenmeyeceğinden emin olamıyor. Uyuşturucu kullanma yaşının ilkokul çağına kadar inmesi, toplumdaki bozulma ve soysuzlaşmanın hangi boyutlara kadar geldiğini göstermektedir. Bunlar, dünyevileşen bir toplumdan yükselen çığlıklardır. Bu çığlıklara sırtımızı döner ve “bana ne” deyip kendi hayatımızı yaşamaya devam edersek, gün gelir faturayı çok ağır öderiz. Hiç kimse bunu, toplumumuz için “normal bir değişim” olarak yutturmaya çalışmasın. Her şeyin değişken ve muğlâk olduğu bir evrende, hayatımız için değişmeyen nirengi noktaları olmalıdır ve vardır.
Entelektüel yetersizlik ve çapsızlık bir yana, kalitemiz ve ahlâkımızı da sorgulamamız gerekiyor. Ahlâkı sadece cinselliğe indirgemiş durumdayız. Bundan olsa gerek, işini en yüksek kalitede yapmayana, sözünde durmayana, yalan söyleyene, laf taşıyarak insanların arasını bozana, emanete ihanet edene prim veriyoruz. Camiamızın kocaman bir kalitesizlik sorunu ile karşı karşıya olduğunu görmeden sorunlarımızın hiç birini çözemeyiz. Kimse Allah ın verdiği yetenekleri uçlara kadar kullanmayı ve sıradanlıktan kurtulmayı denemiyor.

Galiba insan kendinde değişiklik yapması çok zor olduğu için başkasını değiştirmeye çalışıyor.

Türkiye, son zamanlarda çağımızın sunduğu imkânları doğru kullanarak, dünya terazisinde hissedilebilir bir ağırlık oluşturmaya çalışıyor. Bana göre bu, çocuklarımıza ve torunlarımıza daha iyi bir Türkiye'nin yol da olduğunun göstergesidir. Camia olarak böyle bir oluşumun neresindeyiz? Elimizdeki vasıtalara ve sahip olduğumuz insan kaynaklarına dayanarak, küresel güçlerin yıkıcı dalgalarını söndürecek “yeni karşı dalgalar” oluşturabildik mi? Bırakınız bunları idrak etmeyi, sergilediğimiz davranışlarla Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında yaşadığımızın bile bilincinde olamadığımız anlaşıldı. Eğer bu bilinçte olsaydık, “medeniyet kurucu” kültürümüzü inkâr edercesine bir dar görüşlülük içine sürüklenir miydik? Medeniyetin, birlikte yaşama kültürü olduğunu idrak etmemiz için daha kaç yıla ihtiyacımız olacak?
Yapım ve yıkım dünyasında, ağırlığımızı her zaman yapımdan ve yaşatmadan yana koymalıyız. Çünkü bizim medeniyetimiz bir yapım, onarım ve insanı inşa medeniyetidir. Aynı dinin, aynı kültürün, aynı coğrafyanın ve aynı medeniyetin inşa ettiği insanlar olarak ortak bir hayat tarzımız yok. Hayatımızda öne aldığımız ve birincil konumda tuttuğumuz değerler o kadar farklı ki, anlaşma zemini bulmakta güçlük çekiyoruz.
Aynı milletin çocuklarının hayat tarzları arasında uçurumlar olması, sosyolojik olarak iyiye alamet görünmüyor.
Sanki herkes kafasının arkasında bir şeyler saklıyor. Herkes göz göze gelmekten korkuyor… Bu böyle gitmez… Açık olmalıyız, dürüst olmalıyız ve birbirimize gerçekleri söyleyebilecek kadar da cesur olmalıyız… Güven oluşturucu somut adımları bir başkasından beklemek yerine, bizzat kendimiz atmalıyız.
Çocuklarımız ve sahip olduğumuz dünya malları, bizim için bir imtihandır. Bu en değerli varlıklarımız üzerinde medya, sokak ve çevreden daha fazla etkili olamıyoruz. Çocuklarımızın düşünce ufkunu genişletecek, onları Türk toplumuna faydalı birer insan haline getirecek ve iki dünyada da işine yarayacak donanımlar kazandırabiliyor uyuz? Çocuklarımıza dinimizi ve güzel Türkçemizi öğretebilecek bir yer biliyor musunuz? Eğitim sistemi, kalitesiz ve seri üretim yapan bir fabrika gibi her yıl yüz binlerce çocuğu topluma katıyor. Bu nasıl bir eğitim sistemidir ki, yaklaşık bir asırdan beri kendini tekrar ediyor ve dünyadaki gelişmeleri kavrayamıyor. Değişebilir değerleri vazgeçilmez sabit değerler haline getiriyor. 21. yüzyılda donup kalıyor. Bu günkü eğitim sistemi, insanımız için bir işkenceye dönüşmüş ve her nesli bir öncekinden daha yorgun ve bitkin hale getirmiştir. Düşünen, sorgulayan ve fikir üreten insanlar, bu eğitim çarklarının içinden çıkmıyor. Bu özellikleri, ancak üretim hatası olarak üretim bandının dışına düşen insanlarda görebiliyoruz. Çocuklarımız, belki bugün çağımızın araçlarını bizden daha iyi kullanıyor olabilirler; fakat ülke ve dünya meselelerine duyarlılıkları, geleceğe dönük hayalleri bizden daha ileride değil. Geleceğe daha ümitsiz bakıyorlar; içi doldurulmamış bir kimlikle yaşıyorlar; çok daha kötüsü zor şartlara dayanma güçleri “yok” denecek kadar az… Öyle ise çocuklarımızı ve geleceğimizi elimizden alıyorlar.
Milli, İslâmi ve insani değerlerimizi koruyarak geleceğe taşıyan kurumlar oluşturmalıyız. Tarihine yakışır şekilde, toplumun tüm kesimlerini kucaklayarak örgütlü yardımlaşmayı sürdürmeli, çocuklarımıza sahip çıkmalı, bu güne kadar eğitim ve kültür alanın da eksikliğini duyduğumuz büyük hamleyi gerçekleştirmeliyiz. İçinde yaşadığı çağı doğru algılayan, Türk İslâm değerlerine sahip çıkan, şahsiyetli insanların topluma kazandırılması için üzerimize düşen görevleri eksiksiz ve en yüksek kalite de yapmalıyız. Bütün bunları yapmak için vakit geçmiş sayılmaz…

 

Harun GÖK

www.harungok.com

harungok38@hotmail.com